İmajınızın Yönetimi Kimde?

İmajınızın Yönetimi Kimde

Gerçekten kendi kimliğine değer veren, yaşamdan beklentisi olan ve çevresindeki insanları önemseyen herkes için imaj önemli olmalıdır. Nasıl olsa bir imajımız oluştuğuna göre de mümkünse bu algılamayı kendi kontrolümüz altına alarak bizim yönetmemiz, sürecin sonucunu kontrol altına almamızı sağlayacaktır.

Kişinin, kendini olduğundan farklı göstermek için imajı kullanacağı tek yer ya beyaz perde ya da tiyatro sahnesi olmalıdır. Gerçek hayatta insanları yanıltmaya çalışmak etik değerlere sığmadığı gibi bu yolla elde edilecek etki de pek uzun ömürlü olmayacaktır.

Günlük yaşamımıza giren, sürekli kullandığımız, özellikle de duygular ile ilgili pek çok kavramın anlamını çoğunlukla pek düşünmeyiz. İsterseniz bir deneme yapın; kalite, marka, aşk gibi kavramların tanımlamasını yapmaya çalışın ve çevrenizdekilere bir sorun. Emin olun her seferinde başka bir cevap alacaksınız.

 

İmaj kavramının da benzer özelliği vardır. “İmaj nedir?” sorusuna genellikle hep farklı cevaplar alırsınız. Çünkü imaj da bir bakıma yapılan duygusal iletişimin sonucudur.

İmaj nedir? Gerçekten önemli midir? Duygusal iletişimle ilgisi nedir? Yönetilebilir mi?

 

Herşeyden önce imajın, gerçekten önemli olduğunu ve yaşamımızı derinden etkilediğini bilmeliyiz. Her ne kadar adil olmadığını düşünsek de bu gerçeği kesinlikle kabul etmemiz, bu konuda farkındalık kazanmamız ve üzerinde aktif olarak çalışmamız gereklidir.

 

İmajın, algılanma ve yansıtma diyeceğimiz iki yönü vardır. Reader’s Digest imajı şöyle tanımlıyor:

 

  • Bir kişi veya bir şey hakkında toplumun oluşturduğu görüş ya da kavram.
  • Bir kişinin veya bir şeyin topluma yansıttığı karakter.

 

Bu açıklamadan çıkacak bir sonuç, imajın kişinin kendini dış dünyaya yansıtışı, tanıtışı, çevresiyle iletişimi olduğudur. Başka bir sonuç da insan beyninin her gördüğü şeyi tanımlamaya olan eğilimi nedeniyle kişi üzerinde hiç uğraşmasa da toplumun kendisi ile ilgili bir algısının, bir imajının nasıl olsa oluşacağıdır.

 

Gerçekten kendi kimliğine değer veren, yaşamdan beklentisi olan ve çevresindeki insanları önemseyen herkes için imaj önemli olmalıdır. Nasıl olsa bir imajımız oluştuğuna göre de mümkünse bu algılamayı kendi kontrolümüz altına alarak bizim yönetmemiz, sürecin sonucunu kontrol altına almamızı sağlayacaktır.

 

Çevremizdeki insanların algıları bizim yansıttığımız karakter paralelinde olacağını düşünürsek “İstemediğim sürece, başka türlü algılanmam mümkün mü?” ”İmaj yönetimine ne gerek var?” diye sorabiliriz.

 

Evet, olduğumuzdan farklı, başka türlü, hatta hiç olmadığımız ve istemediğimiz bir şekilde algılanmamız mümkündür. Nedeni mi? İletişimde farkında olmadan kullandığımız sözsüz iletişim tekniklerini tam bilmediğimizden. Sözlü ve sözsüz olmak üzere iki türlü iletişim kullanırız. Sözlü iletişimde kullandığımız kelimelerin anlamı, neyi nasıl söylememiz gerektiği okul yaşamımızda ve iş hayatımızda çok iyi öğretilirken, sözsüz iletişim teknikleri nedense pek anlatılmaz. Dolayısıyla da bu yolla verdiğimiz mesajların pek farkında değilizdir. Sözsüz iletişim dış görünüşümüz, giyimimiz, beden dilimiz ve tavırlarımızla verdiğimiz mesajları kapsar.

 

Albert Mihrabian tarafından Stanford Üniversitesinde yapılan araştırmaya göre; ilk izlenimde, ne söylediğimiz %7, ses tonu %38, sözsüz iletişim ise %55 gibi bir paya sahip. Yani farkında olmadan verdiğimiz mesajların payı %55. Bu çalışma, bir bakıma ‘ne söylediğimizden’ çok, ‘nasıl söylediğimiz’ ve görünüşümüzle, neler söylediğimizin, insanların algısı üzerindeki etkisini gösteriyor

 

Konuya ilk izlenim değil de uzun dönemli izlenimler açısından bakarsak çevremizde soyut ve somut olmak üzere iki düzeyde algılanırız. Somut algılama topluma sunduğumuz yaptığımız işler ile ilgili algılamadır. Soyut ise insanlarla kurduğumuz iletişim sonucunda oluşan duygusal algılamadır. Kullandığımız tüm iletişim yöntemleri hakkımızdaki duygusal algılamayı etkiler. Sözlü iletişimde konuşma dilini kullanır, nasıl ve hangi yükseklikte söylediğimizi de ses tonumuz ve seçtiğimiz kelimelerle belirleriz. Kontrolü kaybetmediğimiz sürece de pek yüksek sesle konuşmak istemeyiz, özellikle bazı ortamlarda argo kullanmamaya çalışırız.

 

Sözsüz iletişimde beden dili, davranış dili ve giyim dilini kullanırız. Hiç bu dilleri de yüksek sesle konuşabileceğinizi, hatta bazen de argo kullanabileceğinizi düşündünüz mü?

 

Allison Lurie ‘Giysilerin Dili‘ kitabında giyimde argonun nasıl kullanıldığını esprili bir dille şöyle anlatmış:

 

“Spor giyim rahat konuşmaya benzer, argo kelimeleri de içerir…”

 

“… bir de hemen dikkat çeken müstehcen ve bayağı kelimeler vardır… giyiminde titiz bir kişinin  bu kelimeleri kullanması bir bakıma ağzı bozuk bir kişinin ettiği  küfürden çok daha etkileyici bir küfür olarak algılanabilir…”

 

Giyim dilinde, giysilerin şekil, biçim, renk ve aksesuar gibi detayları, konuşma dilinde ses tonunun oynadığı role benzer bir rol oynar. Hem vurguyu yapıp hem de tarzın kişiye özgü olmasını sağlar.

 

Giydiğimiz ve taşıdığımız her bir parça kim olduğumuz, ne yaptığımız ve nereye gittiğimiz ile ilgili mesajlar verir. Bu mesajların ne olduğunu bilerek kullandığımız sürece çevremizde kendimiz ile ilgili olan algıyı yönetebiliriz.

 

Öte yandan imaj yönetimi hiçbir zaman kişiyi olduğundan farklı göstermeye, insanları yanıltmaya  da odaklanmamalıdır.

 

Kişinin, kendini olduğundan farklı göstermek için imajı kullanacağı tek yer ya beyaz perde ya da tiyatro sahnesi olmalıdır. Gerçek hayatta insanları yanıltmaya çalışmak etik değerlere sığmadığı gibi bu yolla elde edilecek etki de pek uzun ömürlü olmayacaktır. Bu şekilde etki yaratmak bir müddet sonra kişinin etik değerlerinin de, çevresindekiler tarafından sorgulanmasına yol açar. Amacımız kişinin kendisini, gerçek kimliğini doğru yansıtabilmesidir.

 

Bunun için de kişi öncelikle, gerçekten sevdiği, kendi değerleri ile bütünleşen işi yapmalı, kişisel imajında da bir bakıma kurumsal değerleri yansıtabilmelidir.

 

 

 

 

You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a Reply